2 Mayıs 2010 Pazar

Amsterdam - "Queen's Day"



Kuzenimle bu sefer de 29.04.2010'da akşama doğru Amsterdam'a gitmek üzere yola koyulduk. Oldukça yoğun bir gündü aslında: Öncesinde 1,5 saatliğine AB Parlamentosun'a ziyarete de gittim bir grup Erasmus öğrencisiyle. Burada 1 saat boyunca AB hakkında sunum eşliğinde genel bir özet geçildikten sonra oturumalrın gerçekleştiği salona geçtik burada ise beni asıl ilgilendiren konu yani, çevirmen kabinleri ve çeviri sisteminin nasıl işlediği hakkında bilgi edinip fotoğraf çekindik.

İşte bu koşuşturmanın ardından tam trene yetişelim derken, nasıl başardığımı sormayın telefonun pin kodunu bloke ettim ve tabii ki doğru eve koşturduk tren garına gideceğimize.. Derken artık Amsterdam trenindeydik ve önümüzde daha 3 saat vardı. Bu arada başlıkta da belirttiğim gibi, buraya bu tarihten gelmemizin nedenlerinden biri kuzenimin önceki haftaki volkan patlaması nedeniyle uçağının ertelenmesi ve 29 Nisan tarihinde başlayan ve 30 Nisan'da da gün boyu devam eden "Queensday", nam-ı diğer "Kraliçenin doğum günü" kutlamalarını görmek istememiz!
Ne var ki couchsurfing ve diğer konaklama alternatiflerimizden olumlu yanıt alamayınca biz de geceyi bir şekilde dışarıda geçirmeye karar vermiştik ama bizi neyin beklediğini bilmiyorduk tabii Amsterdam'a gittiğimizde!

Tren boyunca hava o kadar sıcaktı ki... İçerideki kalabalıktan kaynaklanan havasızlık da ona keza! Neyse vardık Amsterdam'a sonunda! Varışımız saat 9'u bulmuş, hava da haliyle kararmıştı. "Hadi gezelim o zaman" deyip yola koyulduk. Zaten tren garından çıkar çıkmaz şehrin içindesiniz, ulaşım bakımından sorun yaşamamamız ayrı bir şanstı, eklemeden geçmeyeyim :)

Biz vardığımızda kutlamalar başlamıştı. Her sokakta ayrı bir müzik, eğlence, konser, kafası güzel insanlar topluluğu! Ve tabii herkes turuncular içinde. Hemen belirteyim, Queensday'de herkesin üzerinde mutlaka turuncu bir şeyler olmalı. (Tabii biz istisnaydık:)) Hatta çoğu kişi neredeyse baştan aşağı turuncuydu diyebilirim.
İlk vardığımızda hava güzeldi ancak birkaç saat sonra yağmur başladı! Neyse ki kuzenim hazırlıklıydı da şemsiyemiz vardı. Gelgelelim bu sefer de yağmurun ardından hava iyice soğudu. Doğruca Burger King'e girdik. Biraz dinlenip kuruduktan ve ısındıktan sonra dolaşmaya devam ettik. Barlar ve fast food restoranları dışında mağazalar ve her yer kapalıydı. Ancak sokaklar hınca hınç doluydu. "Turunculu insanlar" her yerdeydi!

Saat gece 2'yi gösterince biz de yorulduğumuzu fark ettik. Hava soğuk ve etraf coşkulu insanlarla dolu olmasına rağmen bizim tek istediğimiz ısınacak bir yer bulup dinlenmekti. Doğruca başka bir Burger King'e girdik. (bu arada Burger K. gördüğüm için çok mutluydum; zira Brüksel'de bir tane bile bulunmamakta :()
Ve inanılmaz ama gerçek: Geceyi burada geçirdik. Ben ancak 25 dk. uyurken kuzen hiç uyumadı ve düşünün ertesi güne bu şekilde devam ettik.
Bu arada gecenin sonunda o çok sevdiğim patates kokusu artık midemi bulandırmaya başlamıştı.
Dışarı çıktığımızda hava tabii ki çok soğuktu. Üzerimiz ise bu havayı kaldıracak kadar kalın değildi maalesef. Ama başka seçeneğimiz yoktu ne yapalım... Sabah ilk açılan pastaneden hemen güzel bir çörek aldıktan sonra tren garına gidip dönüş saatlerine bakmaya karar verdik.
Gara gittiğimizde ise ne görelim! Bizim gibi çoğunun Erasmus öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim bir yığın insan burada sabahlamış ve çoğu da uyuyordu. Bu arada saat sabah 6 civarı. Buradakilerin çoğu da Burger King'den aşina olduğumuz simalar :))

Neyse bir süre sonra gardaki görevliler herkesi teker teker uyandırdı. Uyananların bir kısmı yerlerde iskambil oynarken bir kısmı da ortalarda dans ediyordu. Altını çiziyorum, kimse dışarı çıkmaya cesaret edemiyor henüz, zira hava "buzz" gibi!
Kuzen de uyumaya yeltenenler arasındaydı ki görevliler onu da hemen kaldırmış ! :)
Neyse, gar da yeterince sıcak değildi zaten. Tam garın içindeki Starbucks'ın önünden geçerken bir sıcak hava dalgası hissettik, bir de ne görelim; insanlar akıllı, Starbucks'ta uyumaya devam ediyorlar çünkü içerisi sıcacık ve buram buram kahve kokuyor! Hadi biz de ısınalım dedik. Uykusuzuz ama buradaki insanları inceleyince keyfimiz yerine geldi. İnsanlar kafalarını yukarıda tutamaz hale gelmişler. Dayanamayanlar Starbucks'ın zeminine yığılmış zaten. :)) Allahtan burada çalışanlar bir huysuzluk çıkarmadılar da ısınabildik. Çıkarsalar da hakları var yani, bildiğin işgal etmişiz Starbucks'ı !
Neyse saat 9 gibi gardan çıkmaya karar verdik. Çıktık çıkmasına ama hava hâlâ çok soğuk!
Sokaklar biraz daha dolmuş ama geceden kalma insanlar henüz uyanamamış belli ki. Ama çok geçmeden sokaklar yeniden turunculu insanlarla bezendi. Hem de soğuk ve karanlık havaya rağmen! Takdir edilesi...
Bu arada o kadar gidip fotoğraf çektirmek istediğim "I Amsterdam" yazısı, şenlik kapsamındaki konser alanının kapatılması dolayısıyla kullanılmaz haldeydi. :(
Ardından Amsterdam merkezde gidilebilecek bilimum yerleri ziyaret ettikten sonra pilimiz bitince kararlaştırdığımız saatten daha erken bir saatte dönmeye karar verdik. Öğleden sonra iki gibi tren garındaydık. Onca yorgunluğa rağmen yine de dönüş yolunda Rotterdam ya da Utrecht 'e uğramak vardı aklımızda. Tabii o dakikalarda bizi neyin beklediğinden habersizdik.
Normal şartlarda zaten Amsterdam Gare Centrale'den trene binmemiz gerekirken, Queensday yüzünden havaalanına (Schipol) giden trene binip aktarma yapmamız gerekiyordu. Bunun üzerine trene bindik ve kalkmasını beklerken uyuyakalmışız ikimiz de trende! Uyandığımızda yarım saat geçmişti ve çoktan kalkması gereken tren hala durduğu yerde duruyordu. Sonra anons yapılmasın mı iptal diye. Hem de neden?? Birkaç zibidi kendilerini tren yolun atmış efendim, polis bu arkadaşları tren yolundan çıkarmaya uğraşıyormuş ve dolayısıyla tren seferi iptal olmuş! E peki ne yapacağız? İki metro aktarmasının ardından başka bir trene bineceğimiz Schipol'e gidecek ve sonra Brüksel istikametinde yola devam edeceğiz! Olaya bakın!
Neyse bizim gibi birkaç kişiyle yola koyulduk. Her yer o kadar kalbalık ki, anlatmak mümkün değil, yaşanması gerek!
Beraberimizde iki kişiyle metronun yolunu tuttuk. İşin garibi, kendimizi şanslı saymalıydık; çünkü diğer iki kişinin uçağa yetişmeleri gerekiyordu, biz ise Brüksel trenine istediğimiz saatte atlayabilirdik. Hele biri, elinde bir valiz, bir çanta... Meğer, teee volkan patlamasından beri buradaymış zavallı adamcağız :(
Neyse bir şekidle vardık trenimize ama gelin bir bize sorun! Eve gelir gelmez yorgunluktan bitap düşmüştük ama çektiğimiz tüm rezilliğe ve soğuk havaya rağmen Queen's Day güzel miydi? He valla, güzeldi.
İşin komiği, akıllanmadık. Ertesi gün de Mechelen ve Antwerpen'e gidecektik!!

Leuven



27 Mayıs Salı günü, İtalya-Bologna'da Erasmus yapan kuzenim geldi Brüksel'e. Önce onu Brüksel'de biraz gezdirdikten sonra benim de ilk defa görecek olduğum Leuven'e gittik. Leuven küçük ve capcanlı bir öğrenci kenti. Flaman bölgesinde bulunuyor ve duyduğumuza göre her yıl 5000 yabancı öğrenciyi ağırlıyormuş bu güzel, sevimli Belçika kenti. Gittiğimizde hava da çok güzeldi. Avrupa'nın en uzun bar sokağı da burada yer alıyor.

Hava da güzel olunca yabii tüm öğrenciler buraya akın etmiş. Bar sokağı adeta defile podyumu olmuş, cafeleri ise tabii ki yine buranın nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan öğrenciler doldurmuş.

Biz de molamızı bu güzel cafelerden birinde vermeye karar verdik. Dinlendikten sonra ise civarda gezmeye devam ettik...
Biraz daha gezip dolaştıktan sonra hala hava güzel olunca yiyeceklerimizi alıp yine bu meşhur sokağın merdivenli kısmına konuşlandık bu sefer :)
Velhasıl bu şehre dair diyeceğim her şey oldukça olumlu. Güzel, cıvıl cıvıl bir flaman şehri..
Gidilesi, görülesi yerler listesinde bulunmakta kendileri :))

25 Nisan 2010 Pazar

Mutluluk..



Bir ilk daha.. ama bu seferki gezelim-görelim tadında bir ilk değil! Önceki gün bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Brüksel merkezli bir haber portalına başvuruda bulunmuştum. Başvurum kabul olmuştu ve dün, Genel Yayın Müdürü bana iki kaynak metnin çeviri özetini yapmam için mail atmıştı. Metin çevirilerini gece 3 sularında bitirdim ve sabah aldığım mail her şeye değdi: uykusuzluk, stres vs.
İlk işin verdiği heyecanla çevirimin ve metin formatının benden istendiği gibi olup olmadığı konusunda emin olamazken, sabah genel yayın müdüründen tebrik maili aldım, ilk kez bir çevirim "resmi bir haber portalında" yayınlandı. Ne mutlu, o kadar heyecanlandım ki hemen burada paylaşmak istedim. Belki başkası için küçük bir şey olabilir ama benim için değil. :)) Hep böylesi güzel ilklere adım atmak ümidiyle...

19 Mart 2010 Cuma

Salsa!!



Gün boyu yarınki sunum için uğraşıp didindikten sonra akşam Salsa Bar'a gitmeye karar verdim arkadaşlarla! Benim için az da olsa radikal bir karar bu. Ama Erasmus'a gelmişim bir kere, sınırları azıcık zorlamak iyidir ;))
Başım ağrısa da, uykum da olsa koydum kafaya bir kere gideceğim!!
Tabii gecenin köründe gittiğimden hemen bulamadım gideceğim yeri, yardımıma Raluca koştu, sağolsun :)) Ne yapayım yön kabiliyeti diye bir şey yok :P

Neyse efenim, St. Gery'deki Salsa Bar'a girdik. bir de ne göreyim! Başlamışlar dans etmeye! Ha bahsetmeyi unuttum değil mi: 20:30'da 1 saatlik bedava salsa dersi veriliyor! Küçük sevimli bir yer, gittiğimiz mekan. Herkes ayakta, malumunuz! Yeni başlayanları ve entermedierleri iki gruba ayırdılar! Ben tabii ki çaylaklar tayfasında ve benim kadar bir dizi insan daha!
Bir daire oluşturduk ve başladık küçük adımlarla dans etmeye. Tabii ben bu yorgun kafayla (bahane hazır;)) adımları bir tutturamıyorum. Önce çok fenaydı. Sonra eşleri sürekli değiştirmek üzere dansa devam edince bir de baktım ki oluyor.. oluyor vallahi.. Normal bir zamanda olsa çekinebilirdim ya da ne bileyim aman elim terleyecek... diye gerilirdim. Ama bu gece (umarım devamı da gelir) accayip rahattım. Bir gecede profesyonel dansçı olacak halim de yok malum! E ben de saldım çayıraa, mevlam kayıraa!!
Dansımızı bitirdikten sonra Burger K.'in yerşine asla tutamayacak ve burada her yerde karşınıza çıkan Quick'e, karnımızı doyurmaya gittik. Ardından Delirium'da şansımızı deneyelm dedik belki biraz canlı performans dinleriz, bir iki bir şeyler içeriz diye.. Ama bu gece Noctis olmadığı aklımızdan çıkıvermiş. Hadee, doğruca duraklara.. oradan da herkes evine :)))
Yorgun, bitkin ama bir o kadar da farklı hatta eğlenceli bir akşam...
Devamı gelsiinn, salsaya devam!!

13 Mart 2010 Cumartesi

"Anvers"



Gün itibariyle Belçika'nın bir başka şehri olan Anvers'i (Brüksel'den sonra 2. en büyük)de gidilecekler listemden silmiş bulunuyorum. ULB-Express'in güzel bir organizasyonuydu diyebiliriz. En azından iki saat tren bileti alacağız diye kuyrukta bekleemdik ve içecekler ise neredeyse bedavaya geldi. Yanısıra, amatör şehir rehberimiz eşliğinde bir de küçük bir Anvers turu yaptık :) Ha, bir de tabii birkaç arkadaş, gruptan ayrılarak gittiğimiz ve 45 dk. lık zaman aralığına sıkıştırdığımız "le Musée de Diamant" var! Nam-ı diğer, güzel türkçemizde "Elmas Müzesi"! Zira bu müzeye gitmeden dönemk olmazdı. Ne de olsa, dünyada satışa sunulan elmasların %70'i burada imal edilmekte ve şekillendirilmekte... Uğramadan mı dönseydik yani:O



Sabah saat 9'da meşhur buluşma yerimiz "Gare Centrale" de grupla bir araya geldik. Bu da demek oluyor ki 07h45'te ayakta olmak lazım :(( Dolayısıyla uykuya kıymak lazım..
Grup yetkilileri tarafından elimize günün programı & tren biletleri & Anvers şehir rehberi tutuşturulduktan sonra trenlerimize binip yola koyulduk. Belirtmeden edemeyeceğim: Bu sefer tren konusunda bir atraksiyon yaşamadık! "Şükürler olsun!"
Yaklaşık 40 dk'lık yolculuğumuzdan sonra meşhur Anvers'e vardık.
Bu arada tren istasyonda sırada beklerken Pavla adında Çek bir kızla tanıştık. Kendisi oldukça konuşkan ve sıcakkanlı bir hatun :) Bugünkü günübirlik gezimiz boyunca grubumuza kendisi de iştirak etti, iyi de etti :))



Neyse efenim.. Ne diyor idim... Ha! Anvers'e vardık.. Aman tanrım! Buranın tren garı (Central Station) görülmeye değer, öyle diyeyim! Dışarıdan gören kilise, şato falan sanır, zira dönüşte kendisi önümüzde durmasına rağmen haritadan aramaya çalışmamızın nedeni de budur! Çünkü kendisine istasyon demeye bin şahit ister :)) Neyse tren istasyonumuza bu kadar övgü yeter diye düşünüyorum.
Grupla birlikte öncelikle meşhuur ressam "Rubens"in, şu an müze haline getirilmiş olan ve zamanında evi ve atölyesi olan binayı ziyarete gittik. Hemen belirteyim burada da bir şey ödemememize gerek kalmadı, grup yetkilileri halletti. (Sürekli bu detayları veriyorum; zira öğrenci olunca, hele bir de Brüksel'de erasmus öğrencisi olunca, paranın ne kadar değerli bişi olduğu kafanıza çok daha etkili bir şekilde dank etmekte!!)
Neyse efenim.. Öncesinde çantalarımızı kilitli dolaplara emanet edip şu meşhur eve girdik sonunda. Her yerde Rubens'in kendi eserleri (devasa, orta ölçekte ve küçük tablolar, heykeller...) sergilenmekte bu "atölye-ev-müze"de!
Ve özellikle binanın ev kısmına geçince, aslında evde hala yaşayanlar varmış gibi hissediyorsunuz. Mutfaktan tutun, çocuk yatak odasına kadar...




Buradan çıkıp, saat 2'ye kadar bize tanınan serbest zamanın ardından buluşacağımız nam-ı diğer Grand Place'a geldik.


Yerimizi öğrendikten sonra 2 saatlik boş vaktimizde tabii ki bir şeyler yiyecektik; dolayısıyla hemen restoran arayışına koyulduk. İnanmazsınız, her yerde İtalyan Pizzacısı var. El mecbur birinden birine girdik. İiyi de yaptık :)) Zaten bizim gruptaki arkadaşlardan biri italyandı, kendisi garsonla kısa bir konuşma yaptıktan sonra, öğrencilere %20 indirim olduğunu da öğrenince doğru içeri "zıpladık"!!! :DD
11 kişiydik toplamda, 3 margarita + 3 jambonlumuzu söyledikten sonra hepsini afiyetle midelere indirdik.. Ama muhabbet o kadar uzamış ki, garsonların gitmemiz için gözümüzün içine baktığını biraz geç fark ettik :S



Haydii, buradan çıkalım nereye gidelim... Sıcak bir şeyler içmek için bir kafeye gitmeye ne dersiniz..! Zuppa, dupa derim :DD
Azizim hava soğuk, biz ne yapalım! Dışarıda duramıyoruz...
"Café au lait"mi ve akabinde diğer arkadaşlar da "chocolat chaud" larını vb. yudumlarken bir de baktık ki grup buluşmuş ve yola koyulmuş bile! Hurra, grubu yakala...
Buradan grupla beraber dünyanın 4. büyük, avrupa nın ise 2. büyük limanı olan Antwerp limanınına doğru yol aldık. Burada bir şatodan geçerek denize nazır fotolarımızı da çekindikten sonra yolumuza devam ettik.


Şehri yürüyerek bayaa bir turladıktan sonra geldik mi yine büyük meydana! Eee, hani Anvers'in birasını tadacaktık. Ben de üretildiği yere gideceğimizi sanmıştım ki meğer bildiğin bir restorana geldik! Burada 25 cent ödeyerek (geri kalanını grup yetkilileri halletmiş, hoşş, güzell) Franbuazlı Biralarımızı hüplettikten sonra saat 16.30 olmuştu bile. Buraya gelmişken, daha önce de belirttiğim gibi, "Elmas Müzesi" ne uğramadan olmaz. Artık 4 euro ya kıyıp gideceğiz ama sorun şu ki müze 17.30'da kapanıyor. Ee koşalım o zaman, doğğru metro istasyonuna. Rebeca, Agatha, Şahika ve ben! Hurra!!




Alelacele de olsa gezdik ama müzeyi, etrafımızda bizi baykuş gibi izleyen güvenlik görevlileri eşliğinde. Onlar da haklı azizim! Müzede bildiğin servet yatıyor!
Tam kapanış saatine denk gelmiştik ki, güvenlikten biri bizi kibar bir dille kovmaz mı! E biz de çıkıyorduk zaten! Hıhh, kalamdık müzenize :P :D Ama sergilenenler de güzeldi hani! Aklımda en bariz şekilde kalan parça ise, bir eşi de Bill Clinton'da bulunan, tamamı elmaslardan yapılmış; kırmızı, mavi ve beyaz taşlarla bezenmiş ve üzerinde büyük "A" harfi bulunan broş. "A" ise, Anvers ile Amerika arasındaki dostluğun simgesi imiş! Bak seen! :))
Oyhh, yoruldum yazarken :))
Gün sona ermiştiir, herkes evine...
Adios!! (etrafımda o kadar ispanyol var ki, frnaszcamı gelştrmek yerine ipanyolca öğreneceğim...)

7 Mart 2010 Pazar

"Museum Night Fever"



Bu yazımın başlığının adı, bu gece katıldığımız organizasyondan geliyor. Brüksel Güzel Sanatlar merkezinin (BOZAR) düzenlediği bu ilginç organizasyonun bu sene üçüncü yaş günüymüş. Biz de buralara kadar gelmişken, böylesine bir atraksiyonu kaçırmak istemedik ve bir hafta öncesinde biletini alıp (önceden alında 8 euro iken, bugün alsaydık 12 euro oluyordu, ne gerek var!) bu gece için beklemeye koyulduk.
Ve bugün geldi çattı, ev arkadaşlarımdan birini de gelmeye razı ettim, yanısıra Şahika, Çise ve benimle birlikte diğer Erasmus arkadaşlarımız da bizimle olacaktı ancak bazı aksilikler nedeniyle onlarla buluşamadık bir türlü... Neyse, geceye gelecek olursak; "Nedir bu 'Museum Night Fever'?" Akşam 19'da başlayıp gece 1'de tamamlanacak olan 20 müze turunun akabinde 1'den sabah 3'e kadar BOZAR'da devam edecek bir partiden ibaret bu hoş ve ilginç organizasyon. Bu arada bu 20 müzenin 20'si de malum aynı yerde bulunmadığından "shuttle" larla ulaşım sağlandı: Yellow, Red, Green olmak üzere 3 ayrı otobüs hattı yalnız bu organizasyonun hizmetine sunulmuştu. Bu arada tabii ki ulaşım da ücretsiz; ancak bir şart var, eklemeyi unuttum! 8 euro ya aldığımız şu biletler var ya hani, aslında bildiğimiz bir bilet diyemeyiz buna. Çünkü size bilet olarak kağıttan bir bileklik veriyorlar, bu şekilde bu bilekliği gösterip hem ulaşımda hem de müzelere girişlerde fazladan ödeme yapmak durumunda kalmıyorsunuz! Ama şu da gayet aşikar ki 20 müzeyi 6 saatte gezmek pek de olası değil, en iyi ihtimal her birine göz ucuyla bakıp bir diğerine koşturmanız gerekecektir ki, biz bu gece onu dahi başaramadık!
İlk durağımız 1 numarada yer alan, sarı otobüs hattı dahilindeki "Endüstri Müzesi" idi. Bazı tiyatral ve görsel aktivitelerle müzenin ön avlusunu daha şirin ve interaktif bir hale getirmişler. Sırtlarında iğnelerle ve beyaz kostümleriyle garip hareketler ve ses efektleriyle adeta bir tiyatro gösterisi sergileyen gençlerin yanısıra dışarıdaki avluda kızgın ateşte demir döven ustalar da görülmeye değerdi.



İçerde ise eski yıllara ait makineler bulunmaktaydı. Bunlardan birkaçı; matbaa makinası, çikolata imalatı makinesi olarak sayılabilir. Farklı renk ve şekillerde şık ve egzantirik sobalar, dantel gibi işlenmiş radyatörler, daktiloları da bulmak mümkündü bu müzede. Kısacası hoş ve güzeldi, diyebiliriz burası için. Geçelim ikincisine... İkinci durağımız ise "Hotel de Ville" müzesi oldu. Burası 3 katlı bir bina ve ilk iki katta, vitrinlerin arkasına gizlenmiş fincanlar, ev eşyaları; heykeller, Brüksel tarihini dönem dönem sergileyen maket şehir planı vs. bulunurken bizi en çok eğlendiren 3. kat oldu! Zira burada, ortaya yığınla bırakılmış farklı abidik gubidik kostümleri giyip, aksesuarları ve perukları takıp takıştırıp fotoğraf çektirme imkanımız oldu. Fotoğrafları ise biz çekmiyoruz bu arada! Orada bizim emrimize amade(!) iki fotoğrafçı hali hazırda bekliyormuş! Pozlarımızı verdikten sonra fotoğrafta bizi tespit edecekleri ögeleri belirttikten sonra mail adreslerimizi de eklemeyi unutmadık; böylece fotoğraflarımızın bize ulaşması bekleyeceğiz ancak pek de umutlu değilim açıkçası :S
Buradan Manneken-Piss'in meşhur kültürel, yöresel kostümlerinin sergilendiği küçük salona... Türkiye'yi bulamadıksa da diğer kostümlerine şöyle bir göz gezdirme fırsatı bulduk böylece...



Üçüncü durağımız "Yahudi Müzesi"ydi. Burası hakkında bahsedecek pek de bir şey yok aslında. Görselliğe dair bir şey olmadığından ve ilgi çekici de bir şey bulamadığım için burayı sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim, sıkıcıydı, sıkıcı!



Sonraa hadi dedik "Enstürman Müzesi" ne gidelim. Ama ne mümkün! Kuyruk sokağın başın akadar uzanıyor! Yapmayın, etmeyin arkadaşlar, bu soğukta orada beklenir mi, olacak iş değil! E, ne yapalım o zaman... Hadi "Çizgi Roman" müzesine gidelim, olmadı oradan dönüp tekrar bakarız kuyruk kısaldıysa gireriz...
Derken, "Çizgi Roman" müzesinde bulduk kendimizi!





Hoş bir yer gerçekten ama diğer müzeler için de geçerli olan burada fazlasıyla elzem! Demek istediğim, sadece bu müzeyi gezmek için 1 gün yeter mi bilmiyorum... Çok büyük olduğundan değil, yanlış anlaşılmasın. O kadar çok çizgi roman var ki sergilenen. İnsanın okumadan geçesi gelmiyor. Ama mecburen! Ne yaparsın azizim, zaman kısıtlı ve artık açıkçası takatim kalmadı, yoruldum!!






Neyse burayı da bir güzel gezip ara ara da fotoğrafladıktan sonra önceden planladığımız gibi merkeze dönmeyip, ev arkadaşım Laura ve ben eve dönmeye karar verdik. Saat 12'yi geçiyordu. Müze çılgınlığı sonrası partiyi bekleyenler için belki gece daha yeni başlıyor olabilirdi; ancak bu benim için kesinlikle ama kesinlikle geçerli değil! Bunun üzerine yemek yemek ve üzerine bir de güzel uyku çekmek için doğruca 29 numara otobüsümüzle eve yollandık ev arkadaşım ve ben...
Gek gör ki şu an bu yorgunluğun üstüne bloguma yazmayı ihmal etmiyorum. Aksi takdirde, muhtemelen tüm bunları unutacağım da ondan!
Bu arada eklemeden edemeyeceğim: Aktivitenin adında "Fever" kelimesi geçse de gerçek anlamı açısından incelediğimizde durum hiç de öyle değildi. Demek istediğim, kısaca, "totomuz donnndu!"
Yine de güzeldi bea, hayatımıza farklı bir renk kattı, fena mı oldu...
Laf aramızda, şu kültürel aktivitelere biraz mola versem iyi olacak sanırım; geldiğimden beri fazlaca yüklendiğimi hissediyorum :)))
Farklı maceralarda, farklı yazılarda görüşmek üzere, baş baş!

6 Mart 2010 Cumartesi

Ev halkı...



Şu ana kadar kaldığım yeri ve buradaki insanları anlatmaya fırsat bulamadım. Hayatımın 5 ayını Brüksel'in merkezinde, Komisyon ve Parlamentonun yakınlarında şirin ve eski bir evde geçirmek de varmış kaderde :P Burayı gerçekten sevdim; evi, ev arkadaşlarımı, odamı... Kısaca her şeyiyle sevdim burayı (Brüksel'in gri ve buz gibi havası dışında. Kaldığım ev, ev arkadaşlarım, odam... Sanki burada senelerdir yaşıyormuşum gibi, hiç yadırgamadım. Ne evi, ne odamı!
Ama daha da güzeli ne? Buradaki farklı kültürden, farklı hikayeleri olan insanlarla bir arada yaşıyorsun, onlarla muhabbet ediyorsun... Farkında olmadan hayatının en önemli deneyimlerinden birini yaşıyorsun aslında. Sonra durup düşündüğünde ve şu an benim yaptığım gibi yaşadıklarını yazıya döktüğünde farkına varıyorsun.
Önceki gün bunun en güzel örneklerinden birini daha yaşadım: Normalde her ne kadar evde 5 kişi yaşasak da (ev sahibiyle beraber 6 eder bu rakam:)), herkesin aynı anda beraber oturup muhabbet etmesi pek mümkün olmuyor. Ancak eve yeni biri taşındığında ritüel olarak ev sahibimizin yemek salonunda toplanıyoruz ve her birimizin pişirip getirdiği veya aldığı yiyecek ve içeceklerle kendi aramızda küçük bir kutlama yapıyoruz. Evvelsi gün bu ritüelin ikincisini yaşama fırsatı buldum. İlki benim buraya taşınmamla gerçekleşmişti, bu seferki ise geçen hafta aramıza katılan diğer iki arkadaşın gelmesi şerefine yaptığımız ve daha geniş bir kutlamaydı. Şu an evimizde bir adet İspanyol, bir adet fransız-ingiliz, bir adet italyan , bir adet bulgar ve haliyle ben deniz; bir adet de türk bulunmakta. Ha bu arada ev sahibimiz ise cezayirli. Görüldüğü üzere oldukça "mültikültürel" bir topluluğuz kendi çapımızda! :) Önceki günkü "hoşgeldin kutlaması"nda, her birimizin yapmış olduğu kültüre özgü yemeklerle de bu gerçeğin altını çizmiş olduk!
İspanyol arkadaşımız "Tortilla" ve "Sangria" yı tatma şerefine erişmeme vesile olurken, italyan arkadaşımız ise yapmış olduğu "Bolognese" soslu makarna ile soframıza ayrı bir renk kattı, bu arada ev sahibimizin yapmış olduğu tavuk, buharda brokoli ve tatlı-tuzlu (armut, roka, domates, midye, elma vs. ihtiva eden salatayı da unutmamak lazım :) Ben mi ne yaptım? Kolay ve leziz salatamız: Kısır! :) Ama beğendiler hani :P
İşte bu zengin ve bol kültürlü soframız, renkli sohbetleriyle de bu kocaman ve yaşlı evi canlandırmayı layığıyla başardı diye düşünüyorum.
Bir de evin en küçüğü olarak beni sinir etme konusunda sınırları zorlamasalardı daha iyi olacaktı, orası kesin.. Neyse tuzu biberi diyelim geçelim :))
Akşam eğlencesinin ardından bulaşık faslıyla geceyi sonlandırdık, ve herkes sabah erkenden kalkmak üzere odasına yollandı.
Eğlenceli, renkli, farklı bir ev bizimkisi! Erasmus dönemimi böyle bir evde geçirdiğim için kendimi şanslı addediyorum dostlar!
Erasmus hikayelerim tüm hızıyla devam edecektir, bekleyin beni anacığım :P :D

17 Şubat 2010 Çarşamba

Karnaval'dan bir gün sonra...



Dün başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelemzdi herhalde... Başlangıç fena değildi aslında.
Gare Centrale'de biletlerimizi (B-Evenement) aldıktan sonra grubun geri kalanını da görünce içimiz bir rahatladı. Hatta bu esnada iki Rumen kızla da tanıştık (Mihaela ve adını unuttuğum diğeri). Her neyse, vakit çattı ve trenimize usulca bindik. Biletleri alırken görevli Charleroi durağında inip oradan Binche'e gidebileceğimizi söyledi. Biz de Charleroi'da ineceğimizi sanırken, grubun başkanı Loutre diye bir yerde ineceğimizi söyleyince, ne yapalım tabii ki gruba uyduk. Bindiğimiz tren zaten sadece ULB Express grubuna hitap ediyordu. Çoğunlukla da tabii ki İspanyollar ve Kanadalılar vardı. Onlar birbirleriyle önceden tanışık olduklarından bizim de grupla çok fazla haşır neşir olma şansımız pek olmadı. Trende sohbet ettiğimiz tek kişi Kanadalı bir kızdı ki adını hatırlamıyorum şu an.
Neyse Loutre'da indik, bu sefer de hadee başka bir trene... 15 dk. lık bir bekleyişn ardından, peşimizde orta yaşlı bir çift ile beraber grup olarak bir başka tren istasyonu olan Louviere – centre'a vardık. Burada kısa bir tuvalet molası vereyim dedim ama malum grubu kaçırırsak halimiz biraz yaman (sonuçta biz bileti aldığımız adamın lafına kalsaydık yanlış gidecek bir şeylerin olacağı belliydi, neden mi birazdan göreceksin...) Neyse hadi ben tutayım dedim grubu kaçırma korkusuna ama arkadaşım dayanamadı ve WC ye doğru uçtu. Bu arada anons yapıldı tren gelmek üzere diye, hadi dedim belki sıkıştırırım ben de tuvaleti iki arada bir derede. Ama ne mümkün tek bir tuvalet açık onda da arkadaş var. Hadi, dedim dayanırım bir sonraki durağa ne de olsa yaklaştık. Bu arada Binche trenini beklerken millet iyiden iyiye maskelerini takıp yüzlerini boyamaya başlamıştı bile! Binche yolunda ise şarkılar eşlik etti bu boyalı ve maskeli yüzlere :)
Binche'e sonunda vardık. Yola çıktığımızda saat 10.30'du, vardığımızda ise 12.30. Aradaki mesafe ise, duyduğum kadarıyla 55 km...
Binche'e geldik gelmesine de ben tam sevinemiyorum; zira tuvalet bulamıyorum. Tren garının tuvaleti “out of order” / “ne fonctionne pas” !!! Eee ne yapalım, neyse azıcık daha dayanabilirim; çünkü buraya gelme amacımız olan “Gilles” leri gördüm :)) Hadi peşine takılalım dedik. Bir de baktık ki, her sokaktan üçer beşer tane Gille, arkalarından da yine birkaç tane davul çalan adam peydah oluyor. E dedik Gille'ler kaçmıyor anlaşıldı ama ben fena haldeyim :)))
Bunun üzerine fıldır fıldır kafe bilmem ne arıyoruz ama yok! Yollar kapanmış, sokakların başlarını polisler tutuyor, sadece arada bir ambulansın geçmesine izin var... Neyse ki sora sora köşede bir market bulduk... Kadıncağız ilerde solda deyince hemen dışarı çıkmaya yeltendim ki... “Yok yok içeride, dükkanın içinde hemen ilk soldaki...” deyince çantamı arkadaşa verip bir uçuşum var ki sormayın :)) Kadına ardından ne kadar para istese vereceğim o derece!
Bu rahatlamanın ardından hadi dedik neredeymiş bu karnaval meydanı, daha doğrusu öyle bir meydan var mı yoksa bunlar böyle sokaklarda gezinmeye devam mı edecekelr, esprisi bu mudur?
Zaten bir grubu takip ederken bir de baktık hepsi birden evin içine girdiler, meğer arada yemek molası veriyorlarmış :))) Onlar da insan ama değil mi :))



Velhasıl vardık şu meşhur meydana, başlasın foto çekimleri :)) Hemen peruk ve bilimum karnaval malzemesi satan bir mağazaya girdik. Burada maskelerden tutun peruklar, tüyler, gözlükler... abidik gubidik ne ararsanız var. Ama fiyatlar o kadar da ucuz değil. Bunun üzerine biz de gözüne kestirdikelrimizi deneyip deneyip fotolarımızı çektik... Hatıra olsun diye de ben bir maske aldım, Şahika ise şerif şapkası... Hatta ben bir de taç deneyim derken elimde kalmasın mı taç, hadee bir de onun parasını öde :((

Sonra hadi dedik dolaşalım şöyle bir... Bu arada geçitin yapılacağı alan demir bariyerlerle kapatılmış, millet de geçit töreninin başlamısını beklemeye koyulmuş vaziyette bariyerlere yapışmışlar, ellerinde fotoğraf makinaları ve video kameralarla... Ayrıca TV kanallarından da çekim yapmak üzere sistemi kurmuş abilerimiz ablalarımız...
Yine de geçit yapılacak alanda insanlar gidiyor geliyor, e hadi biz de şuradan yürüyelim dedik; ama heyecanlı izleyiciler bizi geçit alanında görünce üzerimize renkli lastik, sakız karışımı zımbırtıyı sıkmayı ihmal etmediler, biz ise gülmek ve olan bitenden zevk almakla yetindik...
Neyse zaman ilerlerken biz de evde yapıp getirdiğimiz sandviçlerimizi kemirmeye koyulduk, biraz sonra da Raluca, Rebecca, Agatha ve Mahelia (?) aramıza katıldı (onların Binche'e gelişi daha zor olmuş).
Neyse ısınmak için güneşin altında beklemeye koyulduk ama güneş de bize yüzünü dönünce hadi sıra sıra barlara girelim ısınınca çıkarız hesabı o şekilde bar bar dolaştık bir süre. (Bu arada dikkatimi çeken bir husus: ben bile içerideki sigara dumanından boğulacakmış gibi olurken millet bacak kadar çocuklarını içerilere sokuyordu, ilginçç!!)



Bu arada seremoni başladı :) Bizim büyük ve küçük Gille'ler, kafalarından kendileri kadar pamuk şekerinden yapılmış gibi şapkalarla ufukta göründüler. Meğer işin esprisi bunların izleyenlere portakal atmasıymış, bu şekilde eğer atılan portakalları yakalarsan bu sana şans getirirmiş... Ben kaç tane mi yakaladım tam tamına 6 :D Ama şunu da ekleyeyim ki, çuval çuval toplayıp evine götürenler de vardı... Tabii hepsini atmıyorlar, eline de tutuşturuyorlar ::D:D



Bu arada bu Gille'ler kimler mi? Bildiğin kasaba halkının erkekleri; çocuğu, genci, orta yaşlısı ve yaşlısı Gille olup çıkıvermiş... Hatta izleyiciler arasında Gille'lerden birkaçına ismiyle bağırıp; “naber, nasılsın?” diye sohbet edenleri de vardı... Hoşş :))
Yalnız bir süre sonra iş öyl bir boyuta geldi ki kendimi portakallara karşı siper alırken buldum; zira adamlar deli gibi atıyorlar... Hatta iki üç kez darbe bile aldım :(( :D
Neyse bol bol fotoğraf çektikten ve şarjımı bitirdikten sonra yine ısınmak için bir iki bara girip çıktıktan sonra, bize takılan Rebecca'nın ispanyol bir arkadaşıyla da beraber biraz daha iç sokaklara doğru ilerledik. Burada ise eğlence devam ediyor, ama bu sefer safi genç takımı bir bara doluşmuş eğleniyorlar da eğlenmek ki ne eğlenmek :S Dans edecek yer yok içeride, nefes almak desen o da imkansız... Hadi gelin çıkalım şuradan allah aşkına!!



Zaten hava da iyiden iyiye kararmaya yüz tutmuş, biz en iyisi mi artık dönüş yoluna koyulalım dedik demesine de Gara vardığımızda bir de ne görelim! : Tren dolaşımı durudurulmuştur. Bugün hiçbir tren işlemeyecektir! Bu yazıya en son olarak hep beraber fotoğrafımızı çektirdiğimiz çekik gözlü abi de onay verince bizim ayaklarımıza inen kara sular fokurdamaya başladı; çünkü macera asıl şimdi başlıyordu...

Eee tren yoksa otobüs kesin vardır, yani olması lazım, yoksa nasıl döneceğiz??
Biz içimizden bu soruları sorarken ve hala şok halindeyken, otobüs durağını bulmak üzere bu sefer tekrar yola koyulduk... Oyle de, dedim ya yollar kapalı demir bariyerlerle, otobüs bekleyen kimse de yok!
Hayır neden tren sirkülasyonu dursun ki, şaka mı acaba!! Bize buraya gelmeden denilen tek şey akşam 10.20'den önce trene binmemiz, aksi halde Brüksel'e giden bir tren bulamayacağımız. E saat daha 17.30, ne alaka!
Bunun üzerine otobüs durağı aramaya devam ettik, mutlaka bizimle aynı durumda olacak insanlar bulunacaktı, onca kişi gelmişti buraya bizimle... Biz aşağı inerken tekrar karnaval alanına doğru yakalşırken, bizim gruptan insanalr ise tam ters istikamete, tren garına doğru ilerliyorlardı, tabii biraz sonra bizim olduğumuz yollardan gerisin geri geçmek üzere...
Bir otobüs durağı daha gördük ama bir sonraki otobüsün gelmesine 40dk. Var ve onun da gelmesi meçhul. E hadi o zaman Rebecca'ların buraya gelirken binmiş oldukları otobüsün, onalrı indirdiği yeri bulmaya... Hah bulduk, bizimle aynı dertten muzdarip birkaç kişiye de rast geldik gelmesine de onlar da çaresiz... Orada bir kadınla, bizim yaşlarda bir çocuğa rastladık: Boşuna beklemeyin, burada sadece Louviere'e gidecek olan otobüs var oradan sonra taşıt bulamazsınız, demesinler mi!!
E ne yapacağız? Taksi mi! Yok artık, taa Brüksel'e??
Tam o sırada bizim gibi, ama tek başına bekleyen bir çocuk gözüme takıldı, aa bu çocuk da bizimle birlikte ULB Express grubunun trenindeydi: “Ee sen ne yapmayı düşünüyorsun? Biz galiba taksiyle gideceğiz..”
“E taksi pahalı olmaz mı?”
“Şuradaki kadın, Brüksel'e 30 euro'ya götürür dedi.” (Pek inandırıcı değil ama...)
“Oyleyse ben de ortak olurum gideriz...”
“Hadi o zaman...”

İyi de bir allahın kulu taksici yok. E hadi o zaman şu bara girelim de taksinin telefon numarası neyin soralım. Sorduk iyi de, taksici 7 kişiyseniz olmaz diyor, e iyi de zaten iki taksi olarak gideceğiz :(( Yok yine de olmaz!
...
...
Aaa, şuraya bakın, kırmızı ışıkta duran bir taksi... HADİ KOŞUN!!
Yolun ortasında koşturan 7 kişiyi hayal edin şimdi :D
Taksici tamam diyor ama 100 euro demez mi, taksi başına!!
Yok olmaz, ama pazarlık yaparsak olur, 80 euro ya... Ok, zoraki kabul... Sonra paylaşırız, kişi başına 23 euro düşüyor :(( Ne yapalım sabaha kadar o soğukta beklemektense bu para yeğdir...
Kuzu kuzu taksilere biniş...
Bindik binemsine de bu sefer de taksici deli çıktı başımıza... Bir soru soruyoruz adam ya cevap vermiyor ya da tersliyor. E Brüksel'de şurayı biliyor musunuz?
“HAYIR...”
“Allah'tan GPS cihazın var amca!!”

Neyse ki geldik Brüksel'e, evime gelmiş gibi oldum inanır mısınız... Gare du Midi'de indik ve herkes evine artık :))
Cebimde 6 adet kan portakalı, kafamda hala almış olduğum maske... Şahika'la birlikte evin yolunu tuttuk...

Tanrım ne geceydi ama, bir daha Karnaval mı! Asla :)) Binche'in de tren Garını ve o sokaklarını bir daha göresim yok. Ama yine de macera maceradır... Hayat hep tek düze geçmez ya, biraz da içine böyle tuz biber karıştırmak lazım :) Değil mi azizim...

Bu arada, tüm bunların sebebi olan trenlerin grev haberi de işte burada, anı ve günün resmi kanıtı niyetine:


“Belçika’da tren kazasının ardından demir yolu çalışanları greve gitti. Makinistler, trenlerde personele ve güvenliğe yatırım yapılmamasının, Brüksel yakınlarında meydana gelen trajik kazanın tekrar yaşanmasına sebep olabileceğini söyledi.

Kazada 18 kişi hayatını kaybetti, 171 kişiyse yaralandı. Ölenler arasında, bir de makinist bulunuyor.

Kazanın, makinistlerden birinin kırmızı ışığı fark etmemesi üzerine olduğu öne sürülüyor ancak kesin neden henüz bilinmiyor. Olayla ilgili incelemeler devam ediyor.

Çoğu yolcu grevi destekliyor.

“Sürekli söz veriyorlar, değişecek, değişecek diye, ve burada hiçbirşey yapılmadı. Burası Belçika, hep aynı şey, konuşmak, konuşmak, konuşmak ve hiçbir şey yapmamak.”

“Biz bu gece Brüksel’de mi uyuyacağız ya da bu gece evimize nasıl döneceğiz bilmiyoruz. Grev yapmalarını anlıyoruz, bu hem bizim hem de onların güvenliği için ama bir şeylerin değişmesi için önce insanların ölmesi içler acısı.”

“Kazadan sonra, bu tip sorunları önlemek için, artık arabayla seyahat edeceğim.”

Makinistler tarafından düzenlenen grevin iç ve dış seferlerde ciddi aksamalara neden olacağı bildirildi.”
Copyright © 2010 euronews

11 Şubat 2010 Perşembe

19+1 ;)



Hayatımda yeni bir fasla baş koydum dün itibariyle, 19+1. yaşıma bastım... 20 demek hala zor geliyor.
Kim derdi bu yeni fasılla, hayatımda açtığım yeni sayfanın çakışacağını :) Güzel bir rastlantı diyelim buna o zman.
İnsanın yaşındaki onlar basamağı değişti mi o rakamdan başka şeyler de değişiyor, ufak tefek ama insanı içten içe dürten bir şeyler: tarif edilemez ama ipucu verilebilir bu duyguyla ilgili belki: seni hem heyecanlandıran hem de düşündüren bir kıvılcım belki de... Gereğinden fazla mı edebiyat yaptım nedir!
Bu hisle bağdaştırdığım bir başka hisse de vakıf oldum dün: Hem çekindim, hem heyecanlandım ama bu işin sonunda mutlu olacağımı hissediyorum... Sanki hayat beni içte içe istediğim yere yavaş yavaş götürecekmiş gibime geliyor...
Dün sanki ilahi bir hediye aldım o simültane kabinine girerek... En güzel doğum günü hediyem! Umarım 20'li hatta çok sonraki yaşlarım da hep o kabinlerde istediğim gibi geçer... Şimdilik en büyük temennim...
Dün tadına doyamadığım bir anı tattım, tadı damağımda kaldı :)))