17 Şubat 2010 Çarşamba

Karnaval'dan bir gün sonra...



Dün başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelemzdi herhalde... Başlangıç fena değildi aslında.
Gare Centrale'de biletlerimizi (B-Evenement) aldıktan sonra grubun geri kalanını da görünce içimiz bir rahatladı. Hatta bu esnada iki Rumen kızla da tanıştık (Mihaela ve adını unuttuğum diğeri). Her neyse, vakit çattı ve trenimize usulca bindik. Biletleri alırken görevli Charleroi durağında inip oradan Binche'e gidebileceğimizi söyledi. Biz de Charleroi'da ineceğimizi sanırken, grubun başkanı Loutre diye bir yerde ineceğimizi söyleyince, ne yapalım tabii ki gruba uyduk. Bindiğimiz tren zaten sadece ULB Express grubuna hitap ediyordu. Çoğunlukla da tabii ki İspanyollar ve Kanadalılar vardı. Onlar birbirleriyle önceden tanışık olduklarından bizim de grupla çok fazla haşır neşir olma şansımız pek olmadı. Trende sohbet ettiğimiz tek kişi Kanadalı bir kızdı ki adını hatırlamıyorum şu an.
Neyse Loutre'da indik, bu sefer de hadee başka bir trene... 15 dk. lık bir bekleyişn ardından, peşimizde orta yaşlı bir çift ile beraber grup olarak bir başka tren istasyonu olan Louviere – centre'a vardık. Burada kısa bir tuvalet molası vereyim dedim ama malum grubu kaçırırsak halimiz biraz yaman (sonuçta biz bileti aldığımız adamın lafına kalsaydık yanlış gidecek bir şeylerin olacağı belliydi, neden mi birazdan göreceksin...) Neyse hadi ben tutayım dedim grubu kaçırma korkusuna ama arkadaşım dayanamadı ve WC ye doğru uçtu. Bu arada anons yapıldı tren gelmek üzere diye, hadi dedim belki sıkıştırırım ben de tuvaleti iki arada bir derede. Ama ne mümkün tek bir tuvalet açık onda da arkadaş var. Hadi, dedim dayanırım bir sonraki durağa ne de olsa yaklaştık. Bu arada Binche trenini beklerken millet iyiden iyiye maskelerini takıp yüzlerini boyamaya başlamıştı bile! Binche yolunda ise şarkılar eşlik etti bu boyalı ve maskeli yüzlere :)
Binche'e sonunda vardık. Yola çıktığımızda saat 10.30'du, vardığımızda ise 12.30. Aradaki mesafe ise, duyduğum kadarıyla 55 km...
Binche'e geldik gelmesine de ben tam sevinemiyorum; zira tuvalet bulamıyorum. Tren garının tuvaleti “out of order” / “ne fonctionne pas” !!! Eee ne yapalım, neyse azıcık daha dayanabilirim; çünkü buraya gelme amacımız olan “Gilles” leri gördüm :)) Hadi peşine takılalım dedik. Bir de baktık ki, her sokaktan üçer beşer tane Gille, arkalarından da yine birkaç tane davul çalan adam peydah oluyor. E dedik Gille'ler kaçmıyor anlaşıldı ama ben fena haldeyim :)))
Bunun üzerine fıldır fıldır kafe bilmem ne arıyoruz ama yok! Yollar kapanmış, sokakların başlarını polisler tutuyor, sadece arada bir ambulansın geçmesine izin var... Neyse ki sora sora köşede bir market bulduk... Kadıncağız ilerde solda deyince hemen dışarı çıkmaya yeltendim ki... “Yok yok içeride, dükkanın içinde hemen ilk soldaki...” deyince çantamı arkadaşa verip bir uçuşum var ki sormayın :)) Kadına ardından ne kadar para istese vereceğim o derece!
Bu rahatlamanın ardından hadi dedik neredeymiş bu karnaval meydanı, daha doğrusu öyle bir meydan var mı yoksa bunlar böyle sokaklarda gezinmeye devam mı edecekelr, esprisi bu mudur?
Zaten bir grubu takip ederken bir de baktık hepsi birden evin içine girdiler, meğer arada yemek molası veriyorlarmış :))) Onlar da insan ama değil mi :))



Velhasıl vardık şu meşhur meydana, başlasın foto çekimleri :)) Hemen peruk ve bilimum karnaval malzemesi satan bir mağazaya girdik. Burada maskelerden tutun peruklar, tüyler, gözlükler... abidik gubidik ne ararsanız var. Ama fiyatlar o kadar da ucuz değil. Bunun üzerine biz de gözüne kestirdikelrimizi deneyip deneyip fotolarımızı çektik... Hatıra olsun diye de ben bir maske aldım, Şahika ise şerif şapkası... Hatta ben bir de taç deneyim derken elimde kalmasın mı taç, hadee bir de onun parasını öde :((

Sonra hadi dedik dolaşalım şöyle bir... Bu arada geçitin yapılacağı alan demir bariyerlerle kapatılmış, millet de geçit töreninin başlamısını beklemeye koyulmuş vaziyette bariyerlere yapışmışlar, ellerinde fotoğraf makinaları ve video kameralarla... Ayrıca TV kanallarından da çekim yapmak üzere sistemi kurmuş abilerimiz ablalarımız...
Yine de geçit yapılacak alanda insanlar gidiyor geliyor, e hadi biz de şuradan yürüyelim dedik; ama heyecanlı izleyiciler bizi geçit alanında görünce üzerimize renkli lastik, sakız karışımı zımbırtıyı sıkmayı ihmal etmediler, biz ise gülmek ve olan bitenden zevk almakla yetindik...
Neyse zaman ilerlerken biz de evde yapıp getirdiğimiz sandviçlerimizi kemirmeye koyulduk, biraz sonra da Raluca, Rebecca, Agatha ve Mahelia (?) aramıza katıldı (onların Binche'e gelişi daha zor olmuş).
Neyse ısınmak için güneşin altında beklemeye koyulduk ama güneş de bize yüzünü dönünce hadi sıra sıra barlara girelim ısınınca çıkarız hesabı o şekilde bar bar dolaştık bir süre. (Bu arada dikkatimi çeken bir husus: ben bile içerideki sigara dumanından boğulacakmış gibi olurken millet bacak kadar çocuklarını içerilere sokuyordu, ilginçç!!)



Bu arada seremoni başladı :) Bizim büyük ve küçük Gille'ler, kafalarından kendileri kadar pamuk şekerinden yapılmış gibi şapkalarla ufukta göründüler. Meğer işin esprisi bunların izleyenlere portakal atmasıymış, bu şekilde eğer atılan portakalları yakalarsan bu sana şans getirirmiş... Ben kaç tane mi yakaladım tam tamına 6 :D Ama şunu da ekleyeyim ki, çuval çuval toplayıp evine götürenler de vardı... Tabii hepsini atmıyorlar, eline de tutuşturuyorlar ::D:D



Bu arada bu Gille'ler kimler mi? Bildiğin kasaba halkının erkekleri; çocuğu, genci, orta yaşlısı ve yaşlısı Gille olup çıkıvermiş... Hatta izleyiciler arasında Gille'lerden birkaçına ismiyle bağırıp; “naber, nasılsın?” diye sohbet edenleri de vardı... Hoşş :))
Yalnız bir süre sonra iş öyl bir boyuta geldi ki kendimi portakallara karşı siper alırken buldum; zira adamlar deli gibi atıyorlar... Hatta iki üç kez darbe bile aldım :(( :D
Neyse bol bol fotoğraf çektikten ve şarjımı bitirdikten sonra yine ısınmak için bir iki bara girip çıktıktan sonra, bize takılan Rebecca'nın ispanyol bir arkadaşıyla da beraber biraz daha iç sokaklara doğru ilerledik. Burada ise eğlence devam ediyor, ama bu sefer safi genç takımı bir bara doluşmuş eğleniyorlar da eğlenmek ki ne eğlenmek :S Dans edecek yer yok içeride, nefes almak desen o da imkansız... Hadi gelin çıkalım şuradan allah aşkına!!



Zaten hava da iyiden iyiye kararmaya yüz tutmuş, biz en iyisi mi artık dönüş yoluna koyulalım dedik demesine de Gara vardığımızda bir de ne görelim! : Tren dolaşımı durudurulmuştur. Bugün hiçbir tren işlemeyecektir! Bu yazıya en son olarak hep beraber fotoğrafımızı çektirdiğimiz çekik gözlü abi de onay verince bizim ayaklarımıza inen kara sular fokurdamaya başladı; çünkü macera asıl şimdi başlıyordu...

Eee tren yoksa otobüs kesin vardır, yani olması lazım, yoksa nasıl döneceğiz??
Biz içimizden bu soruları sorarken ve hala şok halindeyken, otobüs durağını bulmak üzere bu sefer tekrar yola koyulduk... Oyle de, dedim ya yollar kapalı demir bariyerlerle, otobüs bekleyen kimse de yok!
Hayır neden tren sirkülasyonu dursun ki, şaka mı acaba!! Bize buraya gelmeden denilen tek şey akşam 10.20'den önce trene binmemiz, aksi halde Brüksel'e giden bir tren bulamayacağımız. E saat daha 17.30, ne alaka!
Bunun üzerine otobüs durağı aramaya devam ettik, mutlaka bizimle aynı durumda olacak insanlar bulunacaktı, onca kişi gelmişti buraya bizimle... Biz aşağı inerken tekrar karnaval alanına doğru yakalşırken, bizim gruptan insanalr ise tam ters istikamete, tren garına doğru ilerliyorlardı, tabii biraz sonra bizim olduğumuz yollardan gerisin geri geçmek üzere...
Bir otobüs durağı daha gördük ama bir sonraki otobüsün gelmesine 40dk. Var ve onun da gelmesi meçhul. E hadi o zaman Rebecca'ların buraya gelirken binmiş oldukları otobüsün, onalrı indirdiği yeri bulmaya... Hah bulduk, bizimle aynı dertten muzdarip birkaç kişiye de rast geldik gelmesine de onlar da çaresiz... Orada bir kadınla, bizim yaşlarda bir çocuğa rastladık: Boşuna beklemeyin, burada sadece Louviere'e gidecek olan otobüs var oradan sonra taşıt bulamazsınız, demesinler mi!!
E ne yapacağız? Taksi mi! Yok artık, taa Brüksel'e??
Tam o sırada bizim gibi, ama tek başına bekleyen bir çocuk gözüme takıldı, aa bu çocuk da bizimle birlikte ULB Express grubunun trenindeydi: “Ee sen ne yapmayı düşünüyorsun? Biz galiba taksiyle gideceğiz..”
“E taksi pahalı olmaz mı?”
“Şuradaki kadın, Brüksel'e 30 euro'ya götürür dedi.” (Pek inandırıcı değil ama...)
“Oyleyse ben de ortak olurum gideriz...”
“Hadi o zaman...”

İyi de bir allahın kulu taksici yok. E hadi o zaman şu bara girelim de taksinin telefon numarası neyin soralım. Sorduk iyi de, taksici 7 kişiyseniz olmaz diyor, e iyi de zaten iki taksi olarak gideceğiz :(( Yok yine de olmaz!
...
...
Aaa, şuraya bakın, kırmızı ışıkta duran bir taksi... HADİ KOŞUN!!
Yolun ortasında koşturan 7 kişiyi hayal edin şimdi :D
Taksici tamam diyor ama 100 euro demez mi, taksi başına!!
Yok olmaz, ama pazarlık yaparsak olur, 80 euro ya... Ok, zoraki kabul... Sonra paylaşırız, kişi başına 23 euro düşüyor :(( Ne yapalım sabaha kadar o soğukta beklemektense bu para yeğdir...
Kuzu kuzu taksilere biniş...
Bindik binemsine de bu sefer de taksici deli çıktı başımıza... Bir soru soruyoruz adam ya cevap vermiyor ya da tersliyor. E Brüksel'de şurayı biliyor musunuz?
“HAYIR...”
“Allah'tan GPS cihazın var amca!!”

Neyse ki geldik Brüksel'e, evime gelmiş gibi oldum inanır mısınız... Gare du Midi'de indik ve herkes evine artık :))
Cebimde 6 adet kan portakalı, kafamda hala almış olduğum maske... Şahika'la birlikte evin yolunu tuttuk...

Tanrım ne geceydi ama, bir daha Karnaval mı! Asla :)) Binche'in de tren Garını ve o sokaklarını bir daha göresim yok. Ama yine de macera maceradır... Hayat hep tek düze geçmez ya, biraz da içine böyle tuz biber karıştırmak lazım :) Değil mi azizim...

Bu arada, tüm bunların sebebi olan trenlerin grev haberi de işte burada, anı ve günün resmi kanıtı niyetine:


“Belçika’da tren kazasının ardından demir yolu çalışanları greve gitti. Makinistler, trenlerde personele ve güvenliğe yatırım yapılmamasının, Brüksel yakınlarında meydana gelen trajik kazanın tekrar yaşanmasına sebep olabileceğini söyledi.

Kazada 18 kişi hayatını kaybetti, 171 kişiyse yaralandı. Ölenler arasında, bir de makinist bulunuyor.

Kazanın, makinistlerden birinin kırmızı ışığı fark etmemesi üzerine olduğu öne sürülüyor ancak kesin neden henüz bilinmiyor. Olayla ilgili incelemeler devam ediyor.

Çoğu yolcu grevi destekliyor.

“Sürekli söz veriyorlar, değişecek, değişecek diye, ve burada hiçbirşey yapılmadı. Burası Belçika, hep aynı şey, konuşmak, konuşmak, konuşmak ve hiçbir şey yapmamak.”

“Biz bu gece Brüksel’de mi uyuyacağız ya da bu gece evimize nasıl döneceğiz bilmiyoruz. Grev yapmalarını anlıyoruz, bu hem bizim hem de onların güvenliği için ama bir şeylerin değişmesi için önce insanların ölmesi içler acısı.”

“Kazadan sonra, bu tip sorunları önlemek için, artık arabayla seyahat edeceğim.”

Makinistler tarafından düzenlenen grevin iç ve dış seferlerde ciddi aksamalara neden olacağı bildirildi.”
Copyright © 2010 euronews

11 Şubat 2010 Perşembe

19+1 ;)



Hayatımda yeni bir fasla baş koydum dün itibariyle, 19+1. yaşıma bastım... 20 demek hala zor geliyor.
Kim derdi bu yeni fasılla, hayatımda açtığım yeni sayfanın çakışacağını :) Güzel bir rastlantı diyelim buna o zman.
İnsanın yaşındaki onlar basamağı değişti mi o rakamdan başka şeyler de değişiyor, ufak tefek ama insanı içten içe dürten bir şeyler: tarif edilemez ama ipucu verilebilir bu duyguyla ilgili belki: seni hem heyecanlandıran hem de düşündüren bir kıvılcım belki de... Gereğinden fazla mı edebiyat yaptım nedir!
Bu hisle bağdaştırdığım bir başka hisse de vakıf oldum dün: Hem çekindim, hem heyecanlandım ama bu işin sonunda mutlu olacağımı hissediyorum... Sanki hayat beni içte içe istediğim yere yavaş yavaş götürecekmiş gibime geliyor...
Dün sanki ilahi bir hediye aldım o simültane kabinine girerek... En güzel doğum günü hediyem! Umarım 20'li hatta çok sonraki yaşlarım da hep o kabinlerde istediğim gibi geçer... Şimdilik en büyük temennim...
Dün tadına doyamadığım bir anı tattım, tadı damağımda kaldı :)))