19 Mart 2010 Cuma

Salsa!!



Gün boyu yarınki sunum için uğraşıp didindikten sonra akşam Salsa Bar'a gitmeye karar verdim arkadaşlarla! Benim için az da olsa radikal bir karar bu. Ama Erasmus'a gelmişim bir kere, sınırları azıcık zorlamak iyidir ;))
Başım ağrısa da, uykum da olsa koydum kafaya bir kere gideceğim!!
Tabii gecenin köründe gittiğimden hemen bulamadım gideceğim yeri, yardımıma Raluca koştu, sağolsun :)) Ne yapayım yön kabiliyeti diye bir şey yok :P

Neyse efenim, St. Gery'deki Salsa Bar'a girdik. bir de ne göreyim! Başlamışlar dans etmeye! Ha bahsetmeyi unuttum değil mi: 20:30'da 1 saatlik bedava salsa dersi veriliyor! Küçük sevimli bir yer, gittiğimiz mekan. Herkes ayakta, malumunuz! Yeni başlayanları ve entermedierleri iki gruba ayırdılar! Ben tabii ki çaylaklar tayfasında ve benim kadar bir dizi insan daha!
Bir daire oluşturduk ve başladık küçük adımlarla dans etmeye. Tabii ben bu yorgun kafayla (bahane hazır;)) adımları bir tutturamıyorum. Önce çok fenaydı. Sonra eşleri sürekli değiştirmek üzere dansa devam edince bir de baktım ki oluyor.. oluyor vallahi.. Normal bir zamanda olsa çekinebilirdim ya da ne bileyim aman elim terleyecek... diye gerilirdim. Ama bu gece (umarım devamı da gelir) accayip rahattım. Bir gecede profesyonel dansçı olacak halim de yok malum! E ben de saldım çayıraa, mevlam kayıraa!!
Dansımızı bitirdikten sonra Burger K.'in yerşine asla tutamayacak ve burada her yerde karşınıza çıkan Quick'e, karnımızı doyurmaya gittik. Ardından Delirium'da şansımızı deneyelm dedik belki biraz canlı performans dinleriz, bir iki bir şeyler içeriz diye.. Ama bu gece Noctis olmadığı aklımızdan çıkıvermiş. Hadee, doğruca duraklara.. oradan da herkes evine :)))
Yorgun, bitkin ama bir o kadar da farklı hatta eğlenceli bir akşam...
Devamı gelsiinn, salsaya devam!!

13 Mart 2010 Cumartesi

"Anvers"



Gün itibariyle Belçika'nın bir başka şehri olan Anvers'i (Brüksel'den sonra 2. en büyük)de gidilecekler listemden silmiş bulunuyorum. ULB-Express'in güzel bir organizasyonuydu diyebiliriz. En azından iki saat tren bileti alacağız diye kuyrukta bekleemdik ve içecekler ise neredeyse bedavaya geldi. Yanısıra, amatör şehir rehberimiz eşliğinde bir de küçük bir Anvers turu yaptık :) Ha, bir de tabii birkaç arkadaş, gruptan ayrılarak gittiğimiz ve 45 dk. lık zaman aralığına sıkıştırdığımız "le Musée de Diamant" var! Nam-ı diğer, güzel türkçemizde "Elmas Müzesi"! Zira bu müzeye gitmeden dönemk olmazdı. Ne de olsa, dünyada satışa sunulan elmasların %70'i burada imal edilmekte ve şekillendirilmekte... Uğramadan mı dönseydik yani:O



Sabah saat 9'da meşhur buluşma yerimiz "Gare Centrale" de grupla bir araya geldik. Bu da demek oluyor ki 07h45'te ayakta olmak lazım :(( Dolayısıyla uykuya kıymak lazım..
Grup yetkilileri tarafından elimize günün programı & tren biletleri & Anvers şehir rehberi tutuşturulduktan sonra trenlerimize binip yola koyulduk. Belirtmeden edemeyeceğim: Bu sefer tren konusunda bir atraksiyon yaşamadık! "Şükürler olsun!"
Yaklaşık 40 dk'lık yolculuğumuzdan sonra meşhur Anvers'e vardık.
Bu arada tren istasyonda sırada beklerken Pavla adında Çek bir kızla tanıştık. Kendisi oldukça konuşkan ve sıcakkanlı bir hatun :) Bugünkü günübirlik gezimiz boyunca grubumuza kendisi de iştirak etti, iyi de etti :))



Neyse efenim.. Ne diyor idim... Ha! Anvers'e vardık.. Aman tanrım! Buranın tren garı (Central Station) görülmeye değer, öyle diyeyim! Dışarıdan gören kilise, şato falan sanır, zira dönüşte kendisi önümüzde durmasına rağmen haritadan aramaya çalışmamızın nedeni de budur! Çünkü kendisine istasyon demeye bin şahit ister :)) Neyse tren istasyonumuza bu kadar övgü yeter diye düşünüyorum.
Grupla birlikte öncelikle meşhuur ressam "Rubens"in, şu an müze haline getirilmiş olan ve zamanında evi ve atölyesi olan binayı ziyarete gittik. Hemen belirteyim burada da bir şey ödemememize gerek kalmadı, grup yetkilileri halletti. (Sürekli bu detayları veriyorum; zira öğrenci olunca, hele bir de Brüksel'de erasmus öğrencisi olunca, paranın ne kadar değerli bişi olduğu kafanıza çok daha etkili bir şekilde dank etmekte!!)
Neyse efenim.. Öncesinde çantalarımızı kilitli dolaplara emanet edip şu meşhur eve girdik sonunda. Her yerde Rubens'in kendi eserleri (devasa, orta ölçekte ve küçük tablolar, heykeller...) sergilenmekte bu "atölye-ev-müze"de!
Ve özellikle binanın ev kısmına geçince, aslında evde hala yaşayanlar varmış gibi hissediyorsunuz. Mutfaktan tutun, çocuk yatak odasına kadar...




Buradan çıkıp, saat 2'ye kadar bize tanınan serbest zamanın ardından buluşacağımız nam-ı diğer Grand Place'a geldik.


Yerimizi öğrendikten sonra 2 saatlik boş vaktimizde tabii ki bir şeyler yiyecektik; dolayısıyla hemen restoran arayışına koyulduk. İnanmazsınız, her yerde İtalyan Pizzacısı var. El mecbur birinden birine girdik. İiyi de yaptık :)) Zaten bizim gruptaki arkadaşlardan biri italyandı, kendisi garsonla kısa bir konuşma yaptıktan sonra, öğrencilere %20 indirim olduğunu da öğrenince doğru içeri "zıpladık"!!! :DD
11 kişiydik toplamda, 3 margarita + 3 jambonlumuzu söyledikten sonra hepsini afiyetle midelere indirdik.. Ama muhabbet o kadar uzamış ki, garsonların gitmemiz için gözümüzün içine baktığını biraz geç fark ettik :S



Haydii, buradan çıkalım nereye gidelim... Sıcak bir şeyler içmek için bir kafeye gitmeye ne dersiniz..! Zuppa, dupa derim :DD
Azizim hava soğuk, biz ne yapalım! Dışarıda duramıyoruz...
"Café au lait"mi ve akabinde diğer arkadaşlar da "chocolat chaud" larını vb. yudumlarken bir de baktık ki grup buluşmuş ve yola koyulmuş bile! Hurra, grubu yakala...
Buradan grupla beraber dünyanın 4. büyük, avrupa nın ise 2. büyük limanı olan Antwerp limanınına doğru yol aldık. Burada bir şatodan geçerek denize nazır fotolarımızı da çekindikten sonra yolumuza devam ettik.


Şehri yürüyerek bayaa bir turladıktan sonra geldik mi yine büyük meydana! Eee, hani Anvers'in birasını tadacaktık. Ben de üretildiği yere gideceğimizi sanmıştım ki meğer bildiğin bir restorana geldik! Burada 25 cent ödeyerek (geri kalanını grup yetkilileri halletmiş, hoşş, güzell) Franbuazlı Biralarımızı hüplettikten sonra saat 16.30 olmuştu bile. Buraya gelmişken, daha önce de belirttiğim gibi, "Elmas Müzesi" ne uğramadan olmaz. Artık 4 euro ya kıyıp gideceğiz ama sorun şu ki müze 17.30'da kapanıyor. Ee koşalım o zaman, doğğru metro istasyonuna. Rebeca, Agatha, Şahika ve ben! Hurra!!




Alelacele de olsa gezdik ama müzeyi, etrafımızda bizi baykuş gibi izleyen güvenlik görevlileri eşliğinde. Onlar da haklı azizim! Müzede bildiğin servet yatıyor!
Tam kapanış saatine denk gelmiştik ki, güvenlikten biri bizi kibar bir dille kovmaz mı! E biz de çıkıyorduk zaten! Hıhh, kalamdık müzenize :P :D Ama sergilenenler de güzeldi hani! Aklımda en bariz şekilde kalan parça ise, bir eşi de Bill Clinton'da bulunan, tamamı elmaslardan yapılmış; kırmızı, mavi ve beyaz taşlarla bezenmiş ve üzerinde büyük "A" harfi bulunan broş. "A" ise, Anvers ile Amerika arasındaki dostluğun simgesi imiş! Bak seen! :))
Oyhh, yoruldum yazarken :))
Gün sona ermiştiir, herkes evine...
Adios!! (etrafımda o kadar ispanyol var ki, frnaszcamı gelştrmek yerine ipanyolca öğreneceğim...)

7 Mart 2010 Pazar

"Museum Night Fever"



Bu yazımın başlığının adı, bu gece katıldığımız organizasyondan geliyor. Brüksel Güzel Sanatlar merkezinin (BOZAR) düzenlediği bu ilginç organizasyonun bu sene üçüncü yaş günüymüş. Biz de buralara kadar gelmişken, böylesine bir atraksiyonu kaçırmak istemedik ve bir hafta öncesinde biletini alıp (önceden alında 8 euro iken, bugün alsaydık 12 euro oluyordu, ne gerek var!) bu gece için beklemeye koyulduk.
Ve bugün geldi çattı, ev arkadaşlarımdan birini de gelmeye razı ettim, yanısıra Şahika, Çise ve benimle birlikte diğer Erasmus arkadaşlarımız da bizimle olacaktı ancak bazı aksilikler nedeniyle onlarla buluşamadık bir türlü... Neyse, geceye gelecek olursak; "Nedir bu 'Museum Night Fever'?" Akşam 19'da başlayıp gece 1'de tamamlanacak olan 20 müze turunun akabinde 1'den sabah 3'e kadar BOZAR'da devam edecek bir partiden ibaret bu hoş ve ilginç organizasyon. Bu arada bu 20 müzenin 20'si de malum aynı yerde bulunmadığından "shuttle" larla ulaşım sağlandı: Yellow, Red, Green olmak üzere 3 ayrı otobüs hattı yalnız bu organizasyonun hizmetine sunulmuştu. Bu arada tabii ki ulaşım da ücretsiz; ancak bir şart var, eklemeyi unuttum! 8 euro ya aldığımız şu biletler var ya hani, aslında bildiğimiz bir bilet diyemeyiz buna. Çünkü size bilet olarak kağıttan bir bileklik veriyorlar, bu şekilde bu bilekliği gösterip hem ulaşımda hem de müzelere girişlerde fazladan ödeme yapmak durumunda kalmıyorsunuz! Ama şu da gayet aşikar ki 20 müzeyi 6 saatte gezmek pek de olası değil, en iyi ihtimal her birine göz ucuyla bakıp bir diğerine koşturmanız gerekecektir ki, biz bu gece onu dahi başaramadık!
İlk durağımız 1 numarada yer alan, sarı otobüs hattı dahilindeki "Endüstri Müzesi" idi. Bazı tiyatral ve görsel aktivitelerle müzenin ön avlusunu daha şirin ve interaktif bir hale getirmişler. Sırtlarında iğnelerle ve beyaz kostümleriyle garip hareketler ve ses efektleriyle adeta bir tiyatro gösterisi sergileyen gençlerin yanısıra dışarıdaki avluda kızgın ateşte demir döven ustalar da görülmeye değerdi.



İçerde ise eski yıllara ait makineler bulunmaktaydı. Bunlardan birkaçı; matbaa makinası, çikolata imalatı makinesi olarak sayılabilir. Farklı renk ve şekillerde şık ve egzantirik sobalar, dantel gibi işlenmiş radyatörler, daktiloları da bulmak mümkündü bu müzede. Kısacası hoş ve güzeldi, diyebiliriz burası için. Geçelim ikincisine... İkinci durağımız ise "Hotel de Ville" müzesi oldu. Burası 3 katlı bir bina ve ilk iki katta, vitrinlerin arkasına gizlenmiş fincanlar, ev eşyaları; heykeller, Brüksel tarihini dönem dönem sergileyen maket şehir planı vs. bulunurken bizi en çok eğlendiren 3. kat oldu! Zira burada, ortaya yığınla bırakılmış farklı abidik gubidik kostümleri giyip, aksesuarları ve perukları takıp takıştırıp fotoğraf çektirme imkanımız oldu. Fotoğrafları ise biz çekmiyoruz bu arada! Orada bizim emrimize amade(!) iki fotoğrafçı hali hazırda bekliyormuş! Pozlarımızı verdikten sonra fotoğrafta bizi tespit edecekleri ögeleri belirttikten sonra mail adreslerimizi de eklemeyi unutmadık; böylece fotoğraflarımızın bize ulaşması bekleyeceğiz ancak pek de umutlu değilim açıkçası :S
Buradan Manneken-Piss'in meşhur kültürel, yöresel kostümlerinin sergilendiği küçük salona... Türkiye'yi bulamadıksa da diğer kostümlerine şöyle bir göz gezdirme fırsatı bulduk böylece...



Üçüncü durağımız "Yahudi Müzesi"ydi. Burası hakkında bahsedecek pek de bir şey yok aslında. Görselliğe dair bir şey olmadığından ve ilgi çekici de bir şey bulamadığım için burayı sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim, sıkıcıydı, sıkıcı!



Sonraa hadi dedik "Enstürman Müzesi" ne gidelim. Ama ne mümkün! Kuyruk sokağın başın akadar uzanıyor! Yapmayın, etmeyin arkadaşlar, bu soğukta orada beklenir mi, olacak iş değil! E, ne yapalım o zaman... Hadi "Çizgi Roman" müzesine gidelim, olmadı oradan dönüp tekrar bakarız kuyruk kısaldıysa gireriz...
Derken, "Çizgi Roman" müzesinde bulduk kendimizi!





Hoş bir yer gerçekten ama diğer müzeler için de geçerli olan burada fazlasıyla elzem! Demek istediğim, sadece bu müzeyi gezmek için 1 gün yeter mi bilmiyorum... Çok büyük olduğundan değil, yanlış anlaşılmasın. O kadar çok çizgi roman var ki sergilenen. İnsanın okumadan geçesi gelmiyor. Ama mecburen! Ne yaparsın azizim, zaman kısıtlı ve artık açıkçası takatim kalmadı, yoruldum!!






Neyse burayı da bir güzel gezip ara ara da fotoğrafladıktan sonra önceden planladığımız gibi merkeze dönmeyip, ev arkadaşım Laura ve ben eve dönmeye karar verdik. Saat 12'yi geçiyordu. Müze çılgınlığı sonrası partiyi bekleyenler için belki gece daha yeni başlıyor olabilirdi; ancak bu benim için kesinlikle ama kesinlikle geçerli değil! Bunun üzerine yemek yemek ve üzerine bir de güzel uyku çekmek için doğruca 29 numara otobüsümüzle eve yollandık ev arkadaşım ve ben...
Gek gör ki şu an bu yorgunluğun üstüne bloguma yazmayı ihmal etmiyorum. Aksi takdirde, muhtemelen tüm bunları unutacağım da ondan!
Bu arada eklemeden edemeyeceğim: Aktivitenin adında "Fever" kelimesi geçse de gerçek anlamı açısından incelediğimizde durum hiç de öyle değildi. Demek istediğim, kısaca, "totomuz donnndu!"
Yine de güzeldi bea, hayatımıza farklı bir renk kattı, fena mı oldu...
Laf aramızda, şu kültürel aktivitelere biraz mola versem iyi olacak sanırım; geldiğimden beri fazlaca yüklendiğimi hissediyorum :)))
Farklı maceralarda, farklı yazılarda görüşmek üzere, baş baş!

6 Mart 2010 Cumartesi

Ev halkı...



Şu ana kadar kaldığım yeri ve buradaki insanları anlatmaya fırsat bulamadım. Hayatımın 5 ayını Brüksel'in merkezinde, Komisyon ve Parlamentonun yakınlarında şirin ve eski bir evde geçirmek de varmış kaderde :P Burayı gerçekten sevdim; evi, ev arkadaşlarımı, odamı... Kısaca her şeyiyle sevdim burayı (Brüksel'in gri ve buz gibi havası dışında. Kaldığım ev, ev arkadaşlarım, odam... Sanki burada senelerdir yaşıyormuşum gibi, hiç yadırgamadım. Ne evi, ne odamı!
Ama daha da güzeli ne? Buradaki farklı kültürden, farklı hikayeleri olan insanlarla bir arada yaşıyorsun, onlarla muhabbet ediyorsun... Farkında olmadan hayatının en önemli deneyimlerinden birini yaşıyorsun aslında. Sonra durup düşündüğünde ve şu an benim yaptığım gibi yaşadıklarını yazıya döktüğünde farkına varıyorsun.
Önceki gün bunun en güzel örneklerinden birini daha yaşadım: Normalde her ne kadar evde 5 kişi yaşasak da (ev sahibiyle beraber 6 eder bu rakam:)), herkesin aynı anda beraber oturup muhabbet etmesi pek mümkün olmuyor. Ancak eve yeni biri taşındığında ritüel olarak ev sahibimizin yemek salonunda toplanıyoruz ve her birimizin pişirip getirdiği veya aldığı yiyecek ve içeceklerle kendi aramızda küçük bir kutlama yapıyoruz. Evvelsi gün bu ritüelin ikincisini yaşama fırsatı buldum. İlki benim buraya taşınmamla gerçekleşmişti, bu seferki ise geçen hafta aramıza katılan diğer iki arkadaşın gelmesi şerefine yaptığımız ve daha geniş bir kutlamaydı. Şu an evimizde bir adet İspanyol, bir adet fransız-ingiliz, bir adet italyan , bir adet bulgar ve haliyle ben deniz; bir adet de türk bulunmakta. Ha bu arada ev sahibimiz ise cezayirli. Görüldüğü üzere oldukça "mültikültürel" bir topluluğuz kendi çapımızda! :) Önceki günkü "hoşgeldin kutlaması"nda, her birimizin yapmış olduğu kültüre özgü yemeklerle de bu gerçeğin altını çizmiş olduk!
İspanyol arkadaşımız "Tortilla" ve "Sangria" yı tatma şerefine erişmeme vesile olurken, italyan arkadaşımız ise yapmış olduğu "Bolognese" soslu makarna ile soframıza ayrı bir renk kattı, bu arada ev sahibimizin yapmış olduğu tavuk, buharda brokoli ve tatlı-tuzlu (armut, roka, domates, midye, elma vs. ihtiva eden salatayı da unutmamak lazım :) Ben mi ne yaptım? Kolay ve leziz salatamız: Kısır! :) Ama beğendiler hani :P
İşte bu zengin ve bol kültürlü soframız, renkli sohbetleriyle de bu kocaman ve yaşlı evi canlandırmayı layığıyla başardı diye düşünüyorum.
Bir de evin en küçüğü olarak beni sinir etme konusunda sınırları zorlamasalardı daha iyi olacaktı, orası kesin.. Neyse tuzu biberi diyelim geçelim :))
Akşam eğlencesinin ardından bulaşık faslıyla geceyi sonlandırdık, ve herkes sabah erkenden kalkmak üzere odasına yollandı.
Eğlenceli, renkli, farklı bir ev bizimkisi! Erasmus dönemimi böyle bir evde geçirdiğim için kendimi şanslı addediyorum dostlar!
Erasmus hikayelerim tüm hızıyla devam edecektir, bekleyin beni anacığım :P :D