11 Eylül 2012 Salı

caretta caretta / Çıralı

Ne zamandır yazmadım gezi defterime. Öyle çok gezip tozmadığımdan da olabilir ama itiraf edeyim üşenip atladıklarım da oldu hani...
Son birkaç haftadır haftasonu da dahil çevir babam çevir. Hayır, mesleği severek yapıyorum o ayrı da sevdiğin yemeği bile her gün yiyemezsin değil mi? Aynı hesap işte!
Hem ondan, hem de ne zamandır gidip nostalji tazelemek istediğimden haftalardır bir "Çıralı"dır tutturdum. Bu haftasonuna nasip oldu. Ardaları da dürttük ve cümbür cemaat üç aile teptik 80 km boyunca Çıralı yolunu.
Hayır iki senedir kızlarla Olimpos'a gidiyoruz, e hâliyle de Çıralı yolumuzun üstünde kalıyor ama buraya gelmeyeli şaka maka yaklaşık 9-10 sene oluyor.
Yine bizim meşhur Sahil Pansiyon'a, İlhan amcanın yerine gittik.
Gitmeden evvel en büyük endişem ise Pansiyonu ve genel olarak Çıralı'yı, 10 yıl önce bıraktığım gibi bulamamaktı. Ama neyse ki tüm endişelerim boşunaymış. Çadır sayısının artmasından öte hiçbir değişiklik olmamış desem yeridir.
Odalar aynı, hamaklar yerli yerinde, tavuklar her zamanki gibi ayak altında her yerde...
Yalnız bu seferki Çıralı serüvenimizi diğerlerinden farklı kılan ve beni en çok mutlu eden farklardan biri Caretta Caretta'alrın doğumuna şahit olmak oldu!!
Şöyle ki, cumartesi akşamı sorduk soruşturduk 'nerede, ne zaman izlenir?' deyü.
"Sabah 5-6 gibi, kaldığınız pansiyondan sola doğru 5-6 dk yürüme mesafesinde denk gelebilirsiniz, ama sonlarına denk gelmişsiniz. Şansınız varsa görürsünüz," dedi bisiklet kiralayan abimiz.
Sevindik, heyecanlandık derken gece 02.00 civarı 05.00 için alarmlarımızı kurduk...
Arda ile ben foto makinelerimizi kaptığımız gibi sabah o saatte ayaktaydık, ve beraberimizde Emre abi, Anna, Havva teyzem ve Alaaddin amcamla birlikte. (bizimkiler pireleri uçuşturadursunlar)
Neyse, hava zifir karanlık.
Yürüyoruz, yürüyoruz ama boşa! Ne insan, ne fener var ortalıkta. Derken takır tukur sesler ve bir adet fenere rastladık. Meğer otelin şezlonglarını düzenleyen görevliymiş. Bir ümit sorduk nerede bu insanlar/carettalar diye...
Moralimizi bozmaktan başka işe yaramadı.
-"Çoğu yumurtadan çıktı zaten, geç kalmışsınız."
- "Hem el feneriniz de yok herhalde, kafesleri göremezsiniz..."
Bıdı da bıdı, bıdı da bıdı!!!

Ama biz vazcaydık mı? Yoo!
İndik plaja, buradan devam ettik arayışımıza.
Ortada kafes mafes yok (daha doğrusu varmış da elimizdeki telefonların ışığı görmemizi sağlayamamış)
Hava ağarayazdığında bir kafes gördük! 7 Temmuz'da bırakmış yumurtalarını.
Biraz daha aydınlanınca fark ettik ki meğer etrafta daah bir sürü kafes varmış!!
Neyse başında bekliyoruz kafesin, çaresiz...
Tık yok. Diğerlerinin bir kısmı zaten yumurtadan çıkmış (çıkış tarihleri yazıyor kafesin üstünde).
Derken İngiliz bir amca yaklaştı bizim kafese doğru.
"Burada ümi yok," dedim. "Ne zamandır bekliyoruz, tık yok."

Meğer amca geçen sene de gelmiş. Bizden deneyimli anlayacağınız. Kendisinin daha ileriye gideceğini, zira önceki gelişinde orada daha fazla kafes olduğunu söyledi.
Biz de o sırada tam ümidimizi kaybetmek üzereydik, ne yalan söyleyeyim.
Bu lafın üzerine düştük amcanın peşine.
Ama git git bitmiyor. Azimle, ellerimizde makinalar yürüyoruz.
Ve işte o kalabalık!
Önce ayırt edemiyoruz. Acaba gün doğumunu mu fotoğraflıyorlar, yoksa gerçekten...
Benimle aynı hizada yürüyen yabancı bir çift var sol yanımda.
Kadının kucağında daha birkaç aylık bir bebek; adamın kucağındaki kız çocuğu ise 3-4 yaşlarında.
Bir bakıyorum adam çocuğu kumların üzerine bırakmış koşuyor. Peşinden de bebeği kucağında karısı...
Yere düşen kzı çocuğu şaşkın!
Ama bilmiyor ki babası dünyada az rastlanır bir ana tanıklık etme heyecanında ve telaşında :)

Bense elimde terliklerim, çakılların üzerinde delicesine koşmaya başlıyorum. Öyle ki bir süre sonra tabanlarımı hissedemez hâldeyim, ama olsun. O anı görmeye değer.
Ve işte... İki yavru caretta! Birinin denizle tanışmasına saniyeler kalmış. Basıyorum deklanşöre üst üste.
Diyaframına, pozlandırmasına ezbere bakıyorum o heyecanla!
Şimdi burası çok komik gelebilir ama... Dizlerim titriyor heyecandan. Duygulanıyorum besbelli ama derler ya hani 'O anı yaşamak lazım' diye. Çok doğru bir söz olduğunu bir kez daha anlıyorum. İlk minik suyla buluşunca ve birkaç alkış beraberinde kopunca diğerine odaklanıyor tüm gözler, objektifler...




Ve yine aynı heyecan.
Derken az beride bir kalabalık daha! Yörenin iki görevlisi bir yuva daha açıyor yavrular çıkarmak üzere.
Bazıları çok cılız, bazıları ölmüş...
Hareket etmekte zorlananlara birkaç damla su damlatılıyor, canlanıveriyorlar birden ve güneşe doğru yol almaya başlıyorlar.
İnsanoğlu işte sabırsız, minik yavrular yollarını daha çabuk bulsunlar diye onlara minik minik yollar açmaya çalışıyoruz.
Bazı izleyenler gölge yapıyor, kızıyoruz. Çömelin, çekilin diyoruz...

Bir başka kafesten ise tam tamına 42 tane yavru çıktı. 42!
İnanılmaz bir şey!
Ama şu da bir gerçek ki, bunlardan ancak 1/1000'i denizdeki yaşamına devam ediyormuş.
Yaşama şansı çok az!
Nesli keyfine tükenmiyor bu canlının...


İşte böyle güzel mi güzel bir doğa olayını gözlemleme fırsatını yakaladık. Neyse ki makinam da beni yarı yolda bırakmadı ve bir iki naçizane foto yakalayabildim.
Şimdi burada paylaşayım o vakit, değil mi ya?

















11 Mart 2012 Pazar

Davraz - Mart 2012

Vay canına! Aradan iki sene geçmiş ve ben bir gezi yazısıyla daha tekrar blogumdayım...
(Aslında Amsterdam yazısının üstüne olmayacak bu ya, neyse başladık bir kere!)

Neyse efendim; sabah 06:00 uyanış, 06:30 evden çıkış, 07:30 hareket. Ha bu arada belirtmeme gerek var mı: Hareket yeri: Antalya. İstikamet Isparta/Davraz.

Şimdi bu resmi ve temel bilgileri verdikten sonra gelelim genel hatlarıyla gezimize.
MMO'nun düzenlediği bu gezi vesilesiyle Davraz'ı da görmüş oldum. Hani "bu yaşına kadar bir Antalyalı olarak civardaki iki kayak merkezinden birini henüz görmedin mi, yuh sana!" demesinler. Bu işler böyle zati. "Nasılsa yakın ameean canım, gideriz kaçmıyor ya!" psikolojisine giriyor insan hâliyle.
Neyse uzatmayalım. Üç otobüs çıktığımız günlük gezimiz vukuatsız geçti şükür. 2 No'lu otobüs olarak bir Rıfat amcamız vardı ki, olmasa da olabilirdi gayet yani. Yokluğunu hissedeceğimizi hiç sanmıyorum (en azından annem, babam ve kendi adıma konuşuyorum).
Tamam bir dereceye kadar iyi de işin dozu kaçınca (konuşma ve espri bakımından) insana can sıkıntısı, ve baş ağrısı gibi yan etkileri olabiliyor böyle insanların.
Rıfat amcadan bu kadar bahsettiğimiz yeter de artar, gelelim Davraz'a...
Doğruya doğru daha önceden Uludağ, Saklıkent gibi yerleri gördükten sonra karşılaştığımız manzara hâliyle tatmin edici değildi. Kaldı ki, oldum olası kış sporlarına karşı bir antipatim var. Yani, "Aman da Davraz'a gittim, kayak yaptım; bir de üstüne snowboard! Oh mis!" diyen biri olmadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Orası ayrı. Zaten azizim, böyle bir geziye cumburlomp atlamamın temel sebeplerinden biri fotoğraf çekmekti. Nitekim çektim de. Gitmeden önceki akşamdan internette "kar çekim teknikleri" konusunda araştırmalarımı yaptım, tüyolarımı aldım. Anaam, bir geldik Davraz'a; öyle dağ bayır gezip trekking yapacağım çok büyük bir alan yok zaten. Hani gezilir edilir tamam da bir esprisi yok, aynı düz arazi.
E o zaman ne yapılır? Kayak/snowboard yapan ve kızakta kayan insanların başına üşüşülür; ama gelgelelim ki adamlar eğlenmeye gelmişler, karşılarına geçip kabak gibi fotolarını çekmeye kalksam bu durumdan rahatsız olanı var, olmayanı var. Riske girmeye hiiç gerek yok.
Neyse ben de yapmam gerekeni, yani pusuya yatıp çekme çaresine başvurdum.
İyi etmişim ama değil mi? :)
Neyse iyi kötü birkaç kare de yakaladım hani.
Ama gezi genel anlamıyla benim için bir "foto gezisi" oldu. İyi de oldu.
En azından Antalya-Kaleiçi manzaraları dışında bir mekanda çekim yapmış oldum.
Dönüş yolunda ise Isparta'ya uğramadan geçmedik. Klasik gül suyu ve türevleri ile benim en çok sevindiğim ve sürpriz olan turşu alışverişimizi gerçekleştirdik. Allahııım! Turşuyu benim kadar seven var mıdır? (Vardır tabii, bir sen misin bunun delisi!)
Ve tabii ki, burada da bir iki çekim gerçeklştirdikten sonra bir daha mola vermemecesine Antalya'ya dönüşümüzü yaptık.
Bu arada öyle bir yanmışım ki. Eve gelmemle beraber Bepanthen'i yüzüme boca etmem bir oldu.
Sonrasında da, sabah yediğimiz sucuk ekmek & ayranı iyice sindirdiğimin göstergesi olan acıkma sinyalleri ve turşu özlemimle beraber yemek sofrasına oturmam bir oldu.
İşte böyle güzel bir gündü diyebilirim.
Kısa günün kârları:
- turşu!
- çektiğim fotoğraflar
- sucuk ekmek ;)

P.S. Aslında Davraz'dan önce blogumda yer alması gereken başka daha mühim yazılarım da var. Kağıt üzerinde. Nisan 2011'de bizim kızlarla beraber çıktığımız yarı-GAP gezisinden anılarımı sıcağı sıcağına, gezideyken bir yerlere çiziktirmiştim.
O notlara ulaşır ulaşmaz gecikmiş olarak buraya nakledeceğim.