11 Mart 2012 Pazar

Davraz - Mart 2012

Vay canına! Aradan iki sene geçmiş ve ben bir gezi yazısıyla daha tekrar blogumdayım...
(Aslında Amsterdam yazısının üstüne olmayacak bu ya, neyse başladık bir kere!)

Neyse efendim; sabah 06:00 uyanış, 06:30 evden çıkış, 07:30 hareket. Ha bu arada belirtmeme gerek var mı: Hareket yeri: Antalya. İstikamet Isparta/Davraz.

Şimdi bu resmi ve temel bilgileri verdikten sonra gelelim genel hatlarıyla gezimize.
MMO'nun düzenlediği bu gezi vesilesiyle Davraz'ı da görmüş oldum. Hani "bu yaşına kadar bir Antalyalı olarak civardaki iki kayak merkezinden birini henüz görmedin mi, yuh sana!" demesinler. Bu işler böyle zati. "Nasılsa yakın ameean canım, gideriz kaçmıyor ya!" psikolojisine giriyor insan hâliyle.
Neyse uzatmayalım. Üç otobüs çıktığımız günlük gezimiz vukuatsız geçti şükür. 2 No'lu otobüs olarak bir Rıfat amcamız vardı ki, olmasa da olabilirdi gayet yani. Yokluğunu hissedeceğimizi hiç sanmıyorum (en azından annem, babam ve kendi adıma konuşuyorum).
Tamam bir dereceye kadar iyi de işin dozu kaçınca (konuşma ve espri bakımından) insana can sıkıntısı, ve baş ağrısı gibi yan etkileri olabiliyor böyle insanların.
Rıfat amcadan bu kadar bahsettiğimiz yeter de artar, gelelim Davraz'a...
Doğruya doğru daha önceden Uludağ, Saklıkent gibi yerleri gördükten sonra karşılaştığımız manzara hâliyle tatmin edici değildi. Kaldı ki, oldum olası kış sporlarına karşı bir antipatim var. Yani, "Aman da Davraz'a gittim, kayak yaptım; bir de üstüne snowboard! Oh mis!" diyen biri olmadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Orası ayrı. Zaten azizim, böyle bir geziye cumburlomp atlamamın temel sebeplerinden biri fotoğraf çekmekti. Nitekim çektim de. Gitmeden önceki akşamdan internette "kar çekim teknikleri" konusunda araştırmalarımı yaptım, tüyolarımı aldım. Anaam, bir geldik Davraz'a; öyle dağ bayır gezip trekking yapacağım çok büyük bir alan yok zaten. Hani gezilir edilir tamam da bir esprisi yok, aynı düz arazi.
E o zaman ne yapılır? Kayak/snowboard yapan ve kızakta kayan insanların başına üşüşülür; ama gelgelelim ki adamlar eğlenmeye gelmişler, karşılarına geçip kabak gibi fotolarını çekmeye kalksam bu durumdan rahatsız olanı var, olmayanı var. Riske girmeye hiiç gerek yok.
Neyse ben de yapmam gerekeni, yani pusuya yatıp çekme çaresine başvurdum.
İyi etmişim ama değil mi? :)
Neyse iyi kötü birkaç kare de yakaladım hani.
Ama gezi genel anlamıyla benim için bir "foto gezisi" oldu. İyi de oldu.
En azından Antalya-Kaleiçi manzaraları dışında bir mekanda çekim yapmış oldum.
Dönüş yolunda ise Isparta'ya uğramadan geçmedik. Klasik gül suyu ve türevleri ile benim en çok sevindiğim ve sürpriz olan turşu alışverişimizi gerçekleştirdik. Allahııım! Turşuyu benim kadar seven var mıdır? (Vardır tabii, bir sen misin bunun delisi!)
Ve tabii ki, burada da bir iki çekim gerçeklştirdikten sonra bir daha mola vermemecesine Antalya'ya dönüşümüzü yaptık.
Bu arada öyle bir yanmışım ki. Eve gelmemle beraber Bepanthen'i yüzüme boca etmem bir oldu.
Sonrasında da, sabah yediğimiz sucuk ekmek & ayranı iyice sindirdiğimin göstergesi olan acıkma sinyalleri ve turşu özlemimle beraber yemek sofrasına oturmam bir oldu.
İşte böyle güzel bir gündü diyebilirim.
Kısa günün kârları:
- turşu!
- çektiğim fotoğraflar
- sucuk ekmek ;)

P.S. Aslında Davraz'dan önce blogumda yer alması gereken başka daha mühim yazılarım da var. Kağıt üzerinde. Nisan 2011'de bizim kızlarla beraber çıktığımız yarı-GAP gezisinden anılarımı sıcağı sıcağına, gezideyken bir yerlere çiziktirmiştim.
O notlara ulaşır ulaşmaz gecikmiş olarak buraya nakledeceğim.